Çocuk yetiştirirken dikkate almanız gereken 5 nokta

Reçete yok ama kabaca da olsa her anne babanın kendisi için bir kılavuz yazması mümkün, demiştim. Bu çağda, sağlıklı, mutlu ve başarılı çocuk yetiştirmek için benim size önereceğim beş temel prensip var. Önem sırasına koymadan anlatmak istiyorum.

  1. Çocuğunuzun mizacını iyi tanıyın!

Kulağa çok hoş gelmese de çocuk yetiştirmenin reçetesi olamaz. Bunun çok basit bir nedeni var: Mizaç! Mizaç (temperament) kavramını doğuştan gelen duygusal, hareketlilik ve özdenetim gibi alanlardaki kişiler arası farklar olarak tarif edebiliriz. Bebekler daha doğdukları günden itibaren etraftaki yetişkinler onlara çeşitli karakteristik özellikler yüklerler. Bunların bir kısmı doğuştan çocuğun getirdiği özelliklerdir, bir kısmı da etraftan bizlerin yaptığı benzetmelerden oluşur. Zamanla bu ikisinin karışması pek muhtemel olduğu için de mizaç tamamen biyolojiktir diyemiyoruz. Her doğuştan özellik gibi mizaç da çevresel faktörlerle şekillenir, törpülenir ve zamanla değişime uğrar.

Mizaç kavramına bu kitapta epey değineceğim için biraz daha açmak istiyorum. Mizaç, en eski psikolojik kavramlardan biri. Eski Yunan ve Roma dönemi doktorlarının insan fizyolojisinin kişiliği belirlediğine dair inancıyla ilk kez ortaya çıkıyor. Ancak bu kavramın modern çocuk gelişim literatürüne girmesi 1950’lerde Thomas ve Chess’in yürüttüğü klasik bir çalışma olan New York Longitudinal Study ile oluyor. Benim doktora hocalarımdan Lerner’in de katıldığı bu kapsamlı çalışma, çocuk doktoruna gelen bebeklerin mizaç özelliklerinin kaydedilmesiyle başlıyor. Çocuk doktorlarının gözlemlerine göre bebekler mizaçlarına göre kabaca üç ayrı gruba ayrılıyorlar: Kolay, zor ve ısınması zaman alan bebekler. Orijinal araştırmada çocukların yüzde 40’ı kolay, yüzde 10’u zor ve yüzde 15’i de ısınması zaman alan bebek olarak kaydediliyor. Geriye kalan yaklaşık yüzde 35’lik dilim ise bu üç kategoriden hiçbirine girmiyor. Kolay bebekler hem daha düzenli bir uyku ve yemek rutinine sahip, hem de yeni tecrübelere daha açıkken zor bebekler kolay rahatsızlanan, biraz daha çok ağlayan ve uyku ve yemek düzenine daha zor geçen bebekler. Yavaş ısınan bebekler ise hem daha düşük enerjiye sahip hem de yeni ortamlara girmekte daha çok zorlanıyor.

Her ne kadar Thomas ve Chess bu üçlü mizaç tasnifi yerine daha kapsamlı dokuz ayrı kategoriyi önerse de tahmin edeceğiniz gibi bu basit üçlü sınıflandırma oldukça yaygın bir şekilde kabul görüyor. Boylamsal araştırmalar gösteriyor ki bu temel mizaç özellikleri ileriki yıllarda çok ciddi bir değişikliğe uğramıyor. Yine benzer bir şekilde, farklı kültürlerde yapılan çalışmalar da benzer bir sınıflamayı destekliyor. Sadece Amerika’da değil, dünyanın pek çok yerinde yapılan çalışmalar da yukarıdaki sınıflamayı doğrular nitelikte. Nitekim bizde de Prof. Dr. Ziya Selçuk’un yetişkinler ve eğitim ortamında mizacın önemi üzerine, Prof. Dr. Bilge Selçuk’un okulöncesi dönem ve ebeveynlik bağlamında yaptığı çalışmalar da mizacın önemini gösteriyor.

Mizaç üzerine burada sıralayamayacağım kadar çok kuramsal çerçeve ve her çerçevenin ayrı bir sınıflandırma sistemi var. Önemli olan çocukların mizaçlarını etiketlemek değil, çocukların doğuştan gelen bu özelliklerinin farkına varmak. Dediğim gibi, kimi çocuk doğuştan gelen mizacına göre yeni tecrübelere, yani yeni kişi, mekân ve etkinliklere çabucak uyum sağlarken kimi çocuk da her yeni kişi, mekân ve ortam karşısında daha çekingen olabiliyor. O nedenle her ebeveynin ilk ödevi çocuğunu tanımaktır. Çocuğunun mizacını hesaba katmadan ezbere uygulanan hiçbir çocuk yetiştirme prensibi arzu edilen sonucu doğurmayacaktır. Önce çocuğunuzu tanıyacaksınız, sonra o çocuğun mizacına göre bir ebeveynlik tarzı geliştireceksiniz. Bilge Hoca’nın deyimiyle “mizaca göre ebeveynlik” şart. Çünkü ancak o zaman mizaç kavramının da iddia edildiği gibi çocukların kaderini belirleyen bir faktör olmadığını anlayabiliriz. Çocukların mizacı ister zor olsun ister kolay, eğer onların mizacına uygun bir ebeveynlik yapamazsak sonuç her durumda çocuklar için olumsuz olacaktır.

Özetle, etkin bir ebeveynin yapması gereken ilk iş, çocuğunu ve tabii ki kendisini iyi tanımak. Çünkü ebeveynlik de bir ilişki. O nedenle çocuğunuzu tanımak kadar kendinizi de tanımak önemli. Sizin mizacınızın kolay ve zor tarafları nelerdir? Her çocuk özgün bir varlık, doğru ama her anne baba da özgün bir varlık. Bu iki özgün varlık arasındaki ilişki tıpkı senkronize danslarda olduğu gibi uyumlu olmalı. Sizinle çocuğunuz arasındaki ilişkinin odağında çocuğun olması doğal, ama bu çocuğunuzun her adımına sizin uyum sağlamanız gerektiği anlamına gelmiyor. Tersi de geçerli; her dediğinizi harfiyen uygulayan bir çocuk bekliyorsanız hayal kırıklıklarına hazır olun. Çocuğun mizacına göre, duygusal yapısına göre esnek ama tutarlı bir ebeveynlik pratiği geliştirmek gerekiyor. Burada anahtar kelime “esneklik.” Çocuğun değişen ihtiyaç ve beklentilerine göre kendi tutum ve duyarlılıklarınızı değiştirebilme esnekliği. Tabii söylemeye gerek yok, birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin birden çok dans stili öğrenmesi gerekiyor. Malum her çocuk ayrı bir dünya, başka bir dans.

Dilerseniz Bilge Hoca ve arkadaşlarının Türkiye’de yaptığı bir araştırmayla tam olarak ne demek istediğimi anlatayım. Ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocuklar genel olarak diğer çocuklara göre duygularını idare etmekte çok daha fazla zorlanıyor. Ama ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocukların anneleri eğer çocuklarının mizacı konusunda daha duyarlı ise ortaya bambaşka bir sonuç çıkıyor. Duyarlı annelerin ürkek, çekingen, utangaç çocukları diğer tüm çocuklardan daha iyi idare ediyor duygularını. Yani mizaç önemli ama ondan daha önemli olan ebeveynlerin o mizacı hesaba katan tutum ve davranışları. En zorlayıcı mizaç özelliklerine sahip çocuklara karşı anne babalar sabırlı, anlayışlı, duyarlı ve destekleyici olduklarında, bu çocuklar pozitif anne baba tutumlarına en iyi geri dönüşü veriyor. Tersi de geçerli; görece zorlayıcı olmayan çocukları reçetelerle sıkı markaja alan ebeveynler sonuçta kendinden memnun olmayan, duygusunu yerinde kontrol edemeyen çocuklar yetiştiriyorlar. Galiba hayatın her yerinde aynı kural geçerli: Emek harcayınca sonuç daha kıymetli oluyor...

  1. Çocuğunuzla güvene dayalı derin bir bağ kurun!

Sağlıklı bir çocuk yetiştirmenin temelinde çocukla güvene dayalı bir ilişki yatıyor. Bu güven de sıcak ve duyarlı bir duygusal bağ ile kuruluyor. Bu duygusal bağ, çocuk gelişim literatürünün en çok araştırılmış kavramlarından biri. Eğer izlemediyseniz, YouTube kanalında John Bolby tarafından geliştirilen ve Mary Ainsworth tarafından araştırma protokolüne dönüştürülen Strange Situation (Türkçeye “Yabancı Durum Testi” olarak çevrilmiş) videolarına göz atmanızı öneririm. Bu garip araştırma düzeneğinde annesiyle oynayan bir çocuğun, annesi odada yokken, bilmediği bir odada, bir yabancının yanında ne yaptığına ve daha da önemlisi anne odaya geri döndüğünde ona nasıl tepki verdiğine bakılıyor. Bu garip duruma çocuğun verdiği tepkiye göre çocuklar farklı ilişki kategorilerine ayrılıyor. Bir yabancının yanında etrafı keşfeden ve anne döndüğünde onunla sıcak bir bağ kurabilen çocuklar annesiyle güven ilişkisi kurmuş sayılıyor. Tersine yabancıyla odada tek başına kaldığında tedirgin ve içe kapanık duran, annesi geri döndüğünde ona küsen ya da ağlayarak ondan uzaklaşan çocuklar ise güvensiz bir bağ kurmuş sayılıyor. Aslında güvensiz ilişkinin üç değişik boyutu var (kaçınmalı, kaygılı ve karmaşık) ama burada bizim için önemli olan boyut, çocuğun en az bir ebeveynle güvenli bağ kurması. Bu bağı kuran çocuk yeni tecrübelere, yani öğrenmeye ve gelişmeye açık oluyor. Ebeveyniyle güvenli bir bağ kurmakta zorlanmış bir çocuk ise önce oyun arkadaşlarıyla, sonra okulda öğretmenleriyle ve tabii yetişkin dönemlerde başkalarıyla sağlıklı bir ilişki kurmakta zorlanıyor. Güven olmadan özgüven olmuyor. Özgüven olmadan bireysel başarı gelmiyor. O nedenle olabildiği kadar erken yaşta çocuklarımıza kendi ayakları üstünde durmayı, tercih yapmayı öğretmeli ve sorumluluk bilincini kazandırmalıyız. Elbise seçiminden ayakkabı bağlamaya, saç stilinden yemek yemeye pek çok alanda kararları çocuklarla birlikte vermekten söz ediyorum. Bizde ebeveynlerin zorlandığı bir alan bu, çünkü geçmişten gelen alışkanlıkla çocukların adına tüm kararları biz almak zorunda olduğumuzu hissediyoruz. Öyle olunca da edilgen çocuklar, kendi ayakları üstünde duramayan yetişkinler ortaya çıkıyor. Oysa birey olmak demek kendi başına hareket etmek, kim ne derse desin gerektiğinde kendi inancı doğrultusunda karar vermek demek. O nedenle siz siz olun çocuğunuza zorla bir elbise giydirmeyin, onlara zorla yemek yedirmeyin. Merak etmeyin üşürse giyer, açsa yer!

  1. Mükemmel değil, olduğu kadar iyi olun yeter!

Çok sevdiğim bir ideal anne baba tanımı var İngilizcede: Good enough parenting. Yani kabaca çevirisiyle “Yeterince iyi ebeveynlik.” Mükemmel ya da en iyi değil, yeteri kadar iyi bir ebeveynlik. İdeal ebeveynlik, mükemmellik arayışından ortaya çıkmıyor. Tam tersine, sıradan bir ebeveynlik arayışından söz ediyoruz. Çünkü mükemmeliyetçi bir anne, çocuğun üstündeki ebeveynlik etkisini gereğinden çok abartıyor ve çocuğa kendi hayatını belirleme yetkisini vermiyor demektir. En iyi ebeveyn olmak adına tüm hayatını çocuğa göre organize eden bir anne ya da babanın ne kendisinin ne de çocuğunun mutlu olması mümkün. “Ben şöyle yaparsam çocuğum böyle olur” diye başlayan önermelerin çok azı maalesef hayatta doğrulanabiliyor. Büyük oranda çocukların gelişimi bizim bir anne baba olarak yapıp ettiklerimizden çok başka faktörler tarafından belirleniyor. Mizaç ile doğuştan gelen faktörlerin çocukların gelişimini nasıl etkilediğini bir önceki bölümde konuştuğumuz için şimdi gelin çevresel faktörlere bakalım. Mükemmel ebeveynlik diye bir şey yok... Gereğinden fazla kurcalayıp kendinizi de çocuğunuzu da yormayı

  1. Evde belli bir rutin oluşturun!

Çocuk yetiştirirken dikkate almamız gereken dördüncü nokta ise çocukların hayatında bir rutin oluşturmak. Gelişimin özellikle ilk yıllarında en temel ihtiyaç, çocukların hayatında belli bir günlük uyku ve yemek düzeninin olması. Sonraki yıllarda bu rutin yemek ve uykuya ek olarak oyun zamanı, ders zamanı ve tabii ekran zamanı için de geçerli. Pek çok araştırma, düzenli bir uyku rutini olan, ailesiyle rutin bir şekilde akşam yemeği yiyen çocukların daha sağlıklı büyüdüğünü gösteriyor. Bu rutin hem erken çocukluk döneminde hem de ergenlik döneminde benzer olumlu sonuçlar doğuruyor. Rutin oluşturmak için elbette çocuklara bakan yetişkinlerin de sıklıkla değişmemesi gerekiyor. Sürekli bakıcısı, arkadaş veya okul çevresi değişen çocukların belli zorluklar yaşadığı bir gerçek. Çocukların hayatına giren yetişkinlerin sık sık değişmesi, özellikle çocukların kritik gelişim dönemlerinde, örneğin duygusal bağın oluştuğu erken çocukluk yıllarında kaçınılması gereken bir durum. Son olarak, rutin aynı zamanda tutarlılık demek ki bu çocuklara disiplin kazandırılması için en önemli gerekliliklerden. Özellikle çocuklarda sorumluluk bilincinin oluşması, neyin yapılıp neyin yapılmayacağı hakkında farkındalık oluşturulması noktasında tutarlılık önemli bir rol oynuyor. Bir gün evet denilip övülen bir davranış ertesi gün cezalandırılıyorsa o ortamda yetişen bir çocuğun aklının karışması gayet doğal.

  1. Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin!

Çocuğum acaba neden henüz yürümeye başlamadı? Bizim çocuk akranlarından niye bu kadar geri kaldı? Boyu neden uzamıyor? Ayakkabısını niye bağlayamıyor? Yemek yerken neden üstünü başını batırıyor? Her ebeveynin en çok kaygılandığı alanların başında çocuğunun gelişim aşamalarında bir gecikme ya da aksama olması gelir. Özellikle yeni anne babalar doğal olarak çocuklarının ne derece “normale yakın” geliştiğini anlamak istiyor. İşte bu nedenle aileler çocuklarını ya akranlarıyla ya kardeşleriyle ya da kimi eski çocuk gelişim kitaplarında yer alan gelişim cetvelleriyle kıyaslıyor. Benim tavsiyem, zor olsa da çocuklarımızı yetiştirirken bu tür kıyaslamalardan kaçınmak. Sizi bu konuda ikna etmek için üç nedenim var: İlk olarak her anne babanın muhakkak bilmesi gereken, her eğitimcinin de çoktan bildiği bir gerçeğin altını çizerek başlayalım. Her çocuk özeldir! Bu şu demek, her çocuk kendine özgü bir takvimle gelişir. Tek bir takvim çıkarıp bütün çocukları o takvime göre ileri ya da geri diye tasnif etmek bilimsel olarak doğru bir yaklaşım değil. O nedenle şu an internette dolaşan gelişim takvimlerinin pek çoğunun bilimsel bir temeli yok. Bu cetvellerin çoğu eski kaynaklardan alıntı. Hatta o kaynakların çoğu Arnold Gesell’in 1920’lerde yayımladığı, Nancy Bayley tarafından 1960’larda yaygınlaştırılan verilere dayanıyor. Bu gelişim tablolarını yeni bilimsel kaynaklarda bulmak mümkün değil. Bulamazsınız, çünkü Avrupa insanını ve kültürünü temel alarak hazırlanan bu cetvellerin evrensel olduğu iddiası artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Çünkü belli bir örneklem üzerinde belli bir kültürel ve tarihsel zaman diliminde geçerli olan ama farklı yer ve zamanlar için geçerli olmayan verilerden söz ediyoruz.

Bazı gelişim alanları evrensel, bunda bir sorun yok, diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Dilerseniz gelin biyolojik faktörlerin temel belirleyici olduğu varsayılan fiziksel gelişim kategorisinden bir örnek vererek anlatayım. Uzunca bir süre yürümenin çocuklarda evrensel olarak belli bir dönemde geliştiği varsayılıyordu. Çocukların kaç yaşında yürümeye başladığını, yürüme evrelerinin hangi aylara tekabül ettiğini Batı’da yapılan sayısız araştırmadan biliyoruz ama bu bilgi bile artık geçerliliğini yitirdi. Yürümek gibi oldukça evrensel kabul edilen bir alanda bile çevresel faktörlerin tahmin ettiğimizden fazla etkisi olduğu son yıllarda yapılan araştırmalarla ortaya çıkıyor. Bizim bölümden doktora öğrencimiz olan Dr. Lana Karasik’in yaptığı çığır açan araştırmalar bize gösteriyor ki yürümek hiç de iddia edildiği gibi evrensel olarak aynı yaşlarda gelişmiyor. Örneğin, Batı ülkelerinde bebekler 6 ayda oturmaya başlarken, Afrika’da 4 ayda oturmaya başlıyor. Başta Tacikistan olmak üzere Orta Asya göçebe toplumlarında uygulanan geleneksel kundaklama yöntemi çocukların yürümeye başlamasını uzunca bir süre erteliyor. Bütün bu farklar kültürler arası, ama aynı kültürde, aynı koşullarda yetişen çocuklar arasında da doğal olarak ciddi farklar var. Aynı anneden bir uzun bir de kısa boylu çocuğun dünyaya gelmesinde olduğu gibi her alanda bireysel farklılıklar söz konusu. İşte bütün bu nedenlerle detaylı gelişim takvimlerini bilimsel çocuk gelişim kaynaklarında görmüyoruz.

Her ne kadar bilimsel olarak gelişim cetvellerindeki normların geçerliliği sorgulansa da genç ebeveynlerin “kıyaslama” merakı ister istemez piyasada bir karşılık buluyor. Öyle olduğu için de bugün hemen her alanda ay ay çocukların nasıl geliştiğine dair reçeteler yayımlanıyor. Bu noktada da karşımıza çocuklarını bu cetvellerle kıyaslayıp arzu ettiği sonucu bulamayan ailelerin stresi çıkıyor. Düşünsenize, cetvel diyor ki çocuğunuz filan ayda şunu yapacak, siz bakıyorsunuz çocuğunuz sözü edilen yerde değil! Böyle bir tablo karşısında kaygılanmamak elbette mümkün olmuyor. Ancak kaygı biliyorsunuz ki kararında olursa faydalı, fazlası zararlı bir faktör. Çünkü dengede tutulamayan kaygı bir süre sonra stres ve paniğe dönüşebiliyor. Hal böyle olunca da ailedeki panik çocuğa yansıyor. Bu durum da çocuğu, olası gelişimsel gecikmeden daha fazla etkiliyor. Bir başka ifadeyle, çocuğun gelişimini dert etmekle başlayan süreç, bir süre sonra çocuğun gelişimini baltalayan bir soruna dönüşüyor.

Bu noktada benim iki tavsiyem var. Öncelikle eğer çocuğunuzda gelişimsel manada bir gecikme olduğunu gözlemliyorsanız bir uzmana başvurun. Mümkünse birkaç uzmana gidin. Ancak bir noktadan sonra eğer uzmanların ortaya koyduğu ciddi bir genetik ya da gelişimsel sorun yoksa kaygınızı kontrol etmeyi öğrenin. Bu ikinci boyut birinciden daha önemli, zira ailedeki kaygı seviyesi bir süre sonra o kaygıyı ortaya çıkaran sorundan daha büyük bir soruna dönüşebiliyor.

Sorun ile kaygı arasındaki dengenin en çok bozulduğu alanlardan biri de obeziteyle mücadele. Oldukça karmaşık ve çok boyutlu obezite sorununu ailelerin nasıl çözeceği konusunu tek paragrafta açıklayacak sihirli bir formülüm yok. Ancak yukarıda sıraladığım iki aşamalı plan burada da geçerli. Öncelikle sorunun kendisini tarif ederken muhakkak bir uzmandan destek alınmalı. Çocukların gelişim dönemlerinde, özellikle geçiş dönemlerinde, kilo alıp vermeleri gayet doğal. Bu doğal iniş çıkışları abartıp meseleyi olduğundan daha büyük bir soruna dönüştürme riski giderek artıyor. Sağlıklı bir beslenme ile kilo fobisini karıştırmamak gerekiyor. Çocukların beslenme alışkanlıklarına müdahale ederken hassasiyeti kaçırıp, sorunu aile ve başka faktörlerden bağımsız olarak tamamen çocuk üzerinden görmeye kalkınca ve daha da önemlisi obezite korkusunu sağlıklı beslenmenin önüne koyunca, ortaya ilk baştakinden daha büyük bir sorun çıkabiliyor.

Obezite elbette bir sorun, aile bu konuda bir şey yapmalı, ama aile olarak yapmalı, kaygı ve stres seviyesini kontrol altında tutarak yapmalı ve her durumda çocuğu akranlarıyla kıyaslayarak yapmamalı. Son olarak şunu söyleyeyim: İlla dert edecekseniz çocuğunuzu “kritik gelişme dönemi” dediğimiz çok daha kabaca tarif edilen dönemlere bakarak değerlendirin. Yani çocuklar belli bir gelişim döneminde yürümeye, konuşmaya, duygusal olarak bir yetişkine bağlanmaya başlıyorlar, ama bu dönemler öyle sabit bir aya, hatta bir yaşa bağlı değil. Örneğin, biraz evvel üstünde durduğum için belirteyim: Çocuklar yürümeye 8. ayda da başlayabilir 18. ayda da. İkisi de “normal”. Yürüme ve konuşma gibi gözlemlenmesi kolay, üzerine verisi bol alanlarda çocuktan çocuğa değişkenlik bu kadar büyük fark arz ediyorsa, diğer alanları siz düşünün. Örneğin, zihinsel beceriyi ya da akademik beceriyi ele alalım. Kimi çocuk akademik başarısının zirvesine ilkokulda çıkıyor, kimi ortaokulda, kimi de ancak üniversite ortamında kendi potansiyelini harekete geçirebiliyor.

Kıyaslama meselesinin üzerinde bu kadar fazla durmamım nedeni, bu tarz kardeş, akran kıyaslamalarının çocuklarımız üstünde bıraktığı son derece olumsuz ve kalıcı negatif etkiye vurgu yapmak. Bizim gibi toplumsal yapısı zengin kültürlerde akran, kardeş ve arkadaş kıyaslamaları doğal olarak çok fazla oluyor. Sosyal medyanın da etkisiyle artık çocuklar da bu yarışın içine girmiş durumda. Bütün bu kıyaslamalar çok küçük yaştan itibaren çocuğa çok net bir şekilde eksik olduğu duygusunu veriyor. Bu duygu da ister istemez çocuğun özgüvenini, kendine olan saygısını yaralıyor. Küçük yaşlarda başlayan bu kıyaslama darbesi, çocuğun yaşı ilerledikçe sosyal ortamlardan kaçınmaya, aileden uzaklaşmaya, kendi gerçek becerilerini sergilemekte tereddüde yol açıyor. Kısaca, ilk başta çocuğun gelişimini dert etmekle başlayan masum bir merak, zamanla ailede strese, çocukta kalıcı hasara yol açıyor.

Biliyorum, ebeveyn olmak kaygılanmak demek. Ben de sizler gibi çocuklarımı yetiştirirken kaygılanıyorum. Acaba iyi bir okula girecekler mi? Acaba sağlıklı bir yetişkin olacaklar mı? Acaba onlar benim yapamadığım şeyleri yapma fırsatı bulacaklar mı? Kendime yaptığım tavsiyeyi size de hatırlatayım: Bazen çocuklar bazı alanlarda geride kalacak. Bunun böyle olmasında biz ebeveynlerin hiçbir katkısı olmayabilir. Bunu unutmayalım. Tavsiyem, bu tür kıyaslamalarda dert ettiğimiz meselenin kendisi ile dert ederek ortaya çıkan kaygının yarattığı stres arasında bir muhasebe yapmanız. Kaş yaparken göz çıkartma olasılığı yüksek bir alan çocuk yetiştirme.

Prof. Dr. Selçuk Şirin

Yetişin Çocuklar Kitabından

 

 

©2022, 1 Milyon Kitap. Tüm Hakları Saklıdır.

Ürün başarıyla sepetinize eklenmiştir...